alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aristo’nun siyaset konusundaki çalışmaları, onu yine “bilenlerin efendisi” olarak konumlar. Ama Aristo için bilmek (vukuf), diğer konularda olduğu gibi, siyaset konusunda da Eflâtun’dan farklıdır. Ona göre siyaseti ve siyasete dair diğer gerçekleri bilmenin/anlamanın yolu gündelik siyasi deneyimin analizinden geçmektedir. Eflâtun ideal devlet hakkında yazarken, Aristo sokaktaki somut insanı ve somut devleti inceler ve onları neyin “iyi,” neyin “kötü” yaptığı hakkında düşünür, çünkü iyi devletlerin, iyi insanlara muhtaç olduğu açıktır.
Nikomakhos’a Etik*
Bunlardan sonra erdemin ne olduğunu araştıralım. Ruhta olup bitenler üç türlü -etkilenimler, olanaklar ve huylar- olduğuna göre erdem bunlardan birisi olsa gerek. Arzu, öfke, korku, yüreklilik, kıskançlık, sevinç, sevgi, kin, özlem, hırs ve acımanın genel ‘olarak’ da haz ya da acının izlediği şeylere ‘etkilenim’ diyorum; bunlardan etkilenebilmemizi sağlayanlara, sözgelişi öfkelenebilmemizi, acı duyabilmemizi ya da acıyabilmemizi sağlayanlara ‘olanak’ adını veriyorum. ‘Huylar’ diye de etkilenimlerle ilgili olarak iyi ya da kötü durumumuza diyorum, örneğin öfkelenmeyle ilgili olarak, aşırı ya da gerekenden az öfkeleniyorsak kötü, orta şekilde öfkeleniyorsak iyi durumdayız. Öteki etkilenimlerde de bu böyledir. Demek ki erdemler de kötülükler de etkilenim değildir; çünkü erdemler ile kötülüklere göre bize iyi ya da kötü denir ve etkilenimlere göre değil, erdemler ile kötülüklere göre övülür ya da kınanırız (nitekim korkan ya da öfkelenen övülmez; sırf öfkelenen de yerilmez, belli bir şekilde öfkelenen yerilir). Ayrıca kendi tercihimizle öfkelenmez ya da korkmayız, oysa erdemler bazı tercihlerdir ya da tercihsiz olmuyorlar. Üstelik etkilenimlerle ilgili olarak ‘harekete getirildiğimiz’, oysa erdemlerle ilgili olarak ‘harekete getirildiğimiz’ değil, belli bir şeye ‘yatkın olduğumuz’ söylenir. Bu nedenle erdemler olanak da değildir; nitekim sırf etkilenme olanağına sahip olduğumuz için iyi ya da kötü olmayız; övülmeyiz de yerilmeyiz de. Ayrıca olanaklar bizde doğal olarak var, oysa doğal olarak iyi ya da kötü olmayız; bundan ise daha önce söz etmiştik. Öyleyse erdemler etkilenim ya da olan değilse, geriye onların ‘huy’ olması kalıyor. Böylece erdemin cins bakımından ne olduğunu ortaya koymuş bulunuyoruz.
Ama bu kadarı, yani bir huy olduğunu söylemek yetmez, nasıl bir huy olduğunu söylemek gerek. Şöyle diyelim: Her erdem neyin erdemi ise, onun iyi durumda olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlar. Sözgelişi gözün erdemi gözü ve onun işini erdemli kılar; çünkü gözün erdemi sayesinde iyi görürüz. Aynı şekilde atın erdemi atı erdemli kılar; iyi koşmasını, binicisini iyi taşımasını ve düşmanların karşısında kaçmamasını sağlar. Bu her şeyde böyleyse, insanın erdemi insanın iyi olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlayan huy olmalı. Bunun nasıl olacağını söylemiştik, ama bu, erdemin doğal yapısının nasıl olduğunu araştırırsak, başka bir yoldan da açıklığa kavuşur. Sürekli ve bölünebilir olan her şeyi bölüp daha çoğunu bize göre yapabiliriz; eşit olan ise aşırılık ile eksikliğin bir ortasıdır. Bir şeyin ortası iki ucundan eşit uzaklıkta olana diyorum ki bu herkes için bir ve aynı şeydir; bize göre orta ise, ne fazla ne eksik olana diyorum; bu ise tek değildir, herkes için aynı değil. Örneğin bir şeyin çoğu on, azı iki ise, şeye göre alındığında ortası altı olur; çünkü eşit bir şekilde birini aşıyor, diğer tarafından aşılıyor; bu ise matematiksel oranlamaya göre ortadır. Oysa bize göre ortayı böyle almamak gerekir; nitekim biri için on beş kilo yemek çok, üç kilo yemek az ise, beden eğitimcisi dokuz kilo yemeği gerekli bulmayacaktır; çünkü bu da bunu yiyecek olan için az da olur çok da. Nitekim Milon için az, beden eğitimine yeni başlayan biri için çok olur. Koşu ve güreşte de bu böyle. Demek ki her bilen kişi aşırılık ile eksilikten kaçar, ortayı arar, onu tercih eder; bu orta ise şeyin ortası değil; bize göre orta olandır.
Demek ki her bilim kendi işini ortaya bakarak ve işlerine buna göre yön vererek iyi biçimde gerçekleştiriyorsa (bu nedenle, aşırılık ve eksiklik olumluyu bozduğu, ‘orta olma’ ise onu koruduğu için, kendilerine eklenecek ya da onlardan alınacak bir şey olmayan işlere iyi işler deriz; dediğimiz gibi iyi sanatçılar bunu gözeterek çalışır), erdem de, eğer doğa gibi her sanattan daha kesin ve iyi ise, ortayı hedef edinmek olsa gerek. Kastettiğim karakter erdemidir, çünkü o etkilenimlerle ve eylemlerle ilgili; aşırılık, eksiklik ve orta ise bunlarda olur: Örneğin korkma, cesaret etme, arzu etme, öfkelenme, acıma ve genelde haz alma ya da acı duymada daha az ve daha çok olur, her ikisi de iyi değil. Oysa gerektiği zaman, gereken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi bunları yapmak orta olandır ve en iyidir, bu da erdeme özgüdür. Aynı biçimde, eylemlerde de aşırılık, eksiklik ve orta söz konusudur. Erdem ise aşırılığı yanlış olan, eksikliği yerilen, ortası övülen ve isabetli olan etkilenimlerle ve eylemlerle ilgilidir; övülmek ve isabetli olmak da erdeme özgü.
Demek erdem bir tür orta olmadır; ortayı amaç edinir. Ayrıca yanlışa düşmek pek çok biçimde (Pitagorasçıların düşündüğü gibi, kötü sınırsız, iyi ise sınırlının özelliğidir), isabetli olmak ise tek biçimde olur (dolayısıyla ilki kolay ikincisi zordur; hedefe isabet etmemek kolay, isabet etmek ise zordur); bu nedenle de aşırılık ve eksiklik kötülüğe, orta olma ise erdeme özgüdür.
“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.”
O halde erdem, tercihlere ilişkin bir huy: Akıl tarafından insanın belirleyeceğiyle belirlenen, bizle ilgili olarak orta olan bunma huyudur. Bu, biri aşırılık, öteki eksiklik olan iki kötülüğün ortasıdır; kötülük etkilenimlerde ve eylemlerde gerekenden aşırısı ya da eksiğidir, erdem ise ortayı bulma ve tercih etmedir. Bunun için varlığı bakımından ve ne olduğunu dile getiren söz bakımından erdem orta olmalıdır; en iyi ile iyi bakımından ise uçta olmalıdır.
Ama her eylem ile her etkilenimin orta olması söz konusu değildir; nitekim bunlardan kimi adlarında kötülüğü içerir: Sözgelişi hasetlik, arsızlık, kıskançlık; eylemler içinde de zina, hırsızlık, adam öldürme. Çünkü bütün bunların ve bu gibi şeylerin aşırılıklarının, eksikliklerinin değil, kendilerinin kötü olduğu söylenir. O halde bunlarda isabetli olmak olanaklı değildir, hep yanlışa düşmek söz konusu. Bunların iyi olması olmaması, zina konusunda olduğu gibi, kime, ne zaman yapmak gerektiği söz konusu değildir; bunlardan birini yalnızca yapmak yanlış yapmak olur. Aynı şekilde haksızlık yapmak, korkak olmak, haz peşinde koşmak konusunda da orta olma ve aşırılık-eksiklik olduğunu ileri sürmek söz konusu değildir; çünkü bu şekilde aşırılığın ve eksikliğin ortası diye aşırılığın aşırılığı ile eksikliğin eksikliği olacak. Buna karşın orta, bir bakıma uç olduğu için, ölçülülük ve yiğitlikte nasıl aşırılık ya da eksiklik yoksa onların da ortası, aşırılığı-eksikliği yok; nasıl yapılırsa yapılsın yanlışa düşülür. Genel olarak söylenirse, ne aşırılığın, eksikliğin bir ortası, ne de ortanın eksikliği ya da aşırılığı vardır.
Bunu yalnız genel anlamda söylememek, tek tek durumlarda da uygulamak gerekli; çünkü eylemlerle ilgili söylenen sözlerden genel konusunda olanlar daha yaygın, özel konularda söylenenler ise daha doğrudur; çünkü eylemler tek tek durumlarla ilgilidir ve söylenenler bunlara uymalıdır. Bunları ana çizgileriyle ele alalım: Yiğitlik korkular ve cüretle ilgili orta olmadır, korkusuzlukta aşırıya kaçanların adı yok (nitekim birçoğu adsızdır), cüretlilikte aşırı olan cüretli, korkmakta aşırıya kaçıp yüreklilikte yetersiz kalan ise korkaktır. Hazlar ile acılar konusunda (hepsinde, özellikle acıların hepsinde değilse de) orta olma ölçülülük, aşırılık ise kendini tutamamalıktır. Haz duymada eksiklik gösterenlere pek rastlanmaz, bunun için bunlara ad verilmemiştir, biz “duygusuz” diyelim.
Para alma ile para verme konusunda orta olma cömertlik, aşırılığı ile eksikliği ise savurganlık ile cimriliktir; bunlarda insanlar karşıt yönde aşırılık ile eksiklik gösterir: Savurgan vermekte aşırılık almakta eksiklik, cimri ise almakta aşırılık vermekte eksiklik gösterir. Şimdilik bunlara biçimsel olarak, kısaca değinmekle yetinelim; daha sonra bunlar daha kesin belirlenecektir. Para konusunda başka tutumlar da vardır: ortası, ihtişam (muhteşem cömertten farklıdır, muhteşem büyük şeyler için, cömert daha küçük şeyler için para harcar); aşırılılığı gösteriş budalalığı ve kaba sabalık, eksikliğiyse eli sıkılık. Bunlar cömertlikle ilgili olanlardan ayrıdır; nerede ayrıldıkları daha sonra söylenecek.
Onur ile onursuzluk konusunda orta olma yüce gönüllülüktür, aşırılığı kendini büyük görme diye bir şey, eksikliği ise kendini küçük görmedir. Nasıl küçük şeylerle ilgili olan cömertlik ihtişamdan -dediğimiz gibi- ayrıysa, büyük bir onurla ilgili olan yüce gönüllülüğün karşısında, daha küçük onurla ilgili bir özellik var; onuru gerektiği gibi, gerektiğinden çok ve gerektiğinden az arzu etmek olanaklıdır; böyle bir arzuda aşırı olana onur düşkünü, eksik kalana ise onuru umursamaz denir; orta olanın ise adı yok. Bu tutumların -onura düşkün olanınki olan onura düşkünlük dışında- adları yok. Bu nedenle uçta olanlar ortanın yerini alma iddiasındadır…
Öfke konusunda da aşırılık, eksiklik, orta olma var; bunlar hemen hemen adsız olmakla birlikte, orta olana sakin diyerek, orta olmayı sakinlik diye adlandıralım; uç noktalardan aşırı olan sinirli olsun -kötülük sinirliliktir- eksiklik gösteren öfkesiz, eksiklik de öfkesizlik.
Birbirlerine benzemelerine karşın, farklı olan üç orta daha var: Hepsi insanlar arasındaki ilişkilerdeki konuşmalar ve eylemlerle ilgilidir; farkları ise, birinin bu konularda samimi olma ile ötekilerin ise hoşla ilgili olmasıdır. Bunun da bir türü şakada, bir türü de yaşamın her durumunda söz konusu. Her şeyde orta olmanın övülmesi gerektiğini, uçların ise övülesi, doğru olmadıklarını, yerilmeleri gerektiğini daha iyi görebilmek için bunlardan da söz etmeli. Bunların çoğu adsızdır, ötekilerde de yaptığımız gibi, bunlara da açıklık kazandırmak ve kolay izlenebilir hale getirmek için, bunlara biz ad bulmayı deneyelim. Samimiyet konusunda orta olan insan bir tür samimidir; bu ortaya da samimiyet diyelim. Kendini başka türlü gösterme aşırıya doğru olursa şarlatanlık, buna sahip olana da şarlatan, eksikliğe doğru olursa istihza, buna sahip olana da müstehzi diyelim. Şakadaki hoş konusundaysa orta olana şakacı, tutumun adına şakacılık; aşırılığına şaklabanlık, buna sahip olana şaklaban; eksiklik gösterene yabanıl, bu huya da yabanıllık diyelim.
Yaşamdaki bir başka hoş konusunda, gerektiği gibi hoş olana dost, ortasına dostluk; aşırılık gösterene, bu bir nedenle değilse koltukçu, bir çıkarı varsa dalkavuk; eksiklik gösterene ve hiçbir şeyi beğenmeyene, kavgacı olana çetin adam diyelim. Başa gelenlerle ve etkilenenlerle de ilgili ortalar vardır: Utanma bir erdem değildir, ama utanmayı bilen övülür; çünkü bu konularda orta olma söz konusudur; aşırıya kaçıp her şeyden utanan utangaç, eksiklik gösteren ya da hiçbir şeyden utanmayan yüzsüz; ortası da utanmayı bilendir. İnfial, kıskançlık ile hasedin ortasıdır, bunlar da çevremizdekilerin durumlarına ilişkin duyulan acı ve hazla ilgilidirler; infial duyan, haksız yere iyi durumda olanlar karşısında acı duyar; kıskanç ise bunu aşırıya götürerek iyi durumda olan herkes karşısında acı duyar; haset duyan ise üzülmekten öylesine uzaktır ki, başkasının acı duymasına sevinir…
İkisi aşırılık ile eksiklik şeklinde kötülük, biri de orta olma erdemi olmak üzere (sayısı) üç olan tutumların hepsi, belli bir biçimde birbiriyle bir karşıtlık içindedir; uçlar hem ortaya hem birbirlerine, orta ise uçlara karşıttır. Nasıl eşit, daha küçüğe göre daha büyük, daha büyüğe göre daha küçükse, etkilenimlerde ve eylemlerde orta huyla eksikliklere göre aşırı, aşırılıklara göre eksik oluyor. Yiğit korkağa göre cüretli, cüretliye göre korkak görünüyor. Aynı biçimde ölçülü, duygusuza göre haz düşkünü, haz düşkününe göre duygusuz; cömert cimriye göre savurgan, savurgana göre cimri görünür. Bu nedenle uçlarda olanların her biri orta olanını ötekinin tarafına doğru iter. Korkak yiğide cüretli, cüretli de korkak der. Öteki durumlarda da bu böyle. Bunlar birbirlerine böyle karşıt olduklarından, uçlar birbirlerine, ortaya çıkan karşıtlıklardan daha karşıttır. Nasıl büyüğün küçükten, küçüğün büyükten uzaklığı, her ikisinin eşitten uzaklığından daha çoksa, bunların da birbirlerine uzaklığı, ortaya olan uzaklıklarından daha çok. Ayrıca yiğitlik ve ataklıkta, cömertlik ve savurganlıkta olduğu gibi; kimi uçlarla ortanın belli bir benzerliği var; oysa birbirlerine göre, uçlar arasında çok büyük benzersizlik var; birbirinden en uzak olanlar karşıt olarak tanımlanır, dolayısıyla birbirlerine daha uzak olanlar birbirlerine daha karşıttır. Orta olan ile karşılaştırıldıklarında kimi şeylerin eksiklikleri kimilerinin ise aşırılıkları daha karşıttır; sözgelimi yiğitliğin karşıtı, aşırılık olan ataklık değil, eksiklik olan korkaklıktır; ölçülülüğün karşıtı eksiklik olan duygusuzluk değil, aşırılık olan haz düşkünlüğüdür. Bunun iki nedeni var: Biri o nesnenin kendisinden kaynaklanıyor: Bir ucun ortaya daha yakın ve daha benzer oluşundan dolayı, ortanın karşısına onu değil, daha çok öteki ucu koyarız; örneğin yiğitliğe ataklık daha benzer ve daha yakın, korkaklık ise daha uzak göründüğü için, yiğitliğin karşısına daha çok korkaklığı koyarız; ortadan daha uzakta olanlar daha karşıt gibi görünür. Demek ki ilk neden bu; nesnenin kendisinden kaynaklanıyor; öteki nedense doğrudan bizim kendimizden kaynaklanıyor. Doğal olan şeyler ortaya daha karşıt gibi görünür; sözgelimi doğal olarak hazlara daha çok meylimiz var, bunun için düzenli bir yaşamdan çok, haz düşkünlüğüne meylederiz. Dolayısıyla da kendimizi daha çok verdiğimiz şeylere daha karşıt deriz; bu nedenle de aşırılık olan haz düşkünlüğü ölçülülüğe daha karşıttır.
O halde karakter erdeminin orta olma olduğu ve ne şekilde orta olduğu; biri aşırılık öteki eksiklik olan iki kötülüğün ortası olduğu ve etkilenimlerde ve eylemlerde ortayı hedef edinmekle böyle olduğu yeterince belirtilmiş oldu. Bu nedenle erdemli olmak güç iştir. Her şeyde ortayı bulmak zor iştir, sözgelişi bir dairenin ortasını bulmak herkesin değil, bilenin işidir; aynı şekilde öfkelenmek, para vermek ve harcamak herkesin yapabileceği kolay bir şeydir; ama bunların kime, ne kadar, ne zaman, niçin, nasıl yapılacağı ne herkesin bileceği bir şey ne de kolaydır. Bunları iyi yapmanın ender, övülesi, güzel bir şey olmasının nedeni de bu. Bunun için Kalypso’nun öğütlediği gibi, ortayı arayanın önce ona daha karşıt olandan uzak kalması gerekiyor.
* Aristo, Nikomakhos’a Etik, çeviri: Saffet Babür, Bilgesu Yayıncılık, 2007.
İyi niyet hariç, bu dünyadaki hiçbir şey, hatta dünya dışındaki hiçbir şey sınırsız biçimde iyi olarak kabul edilemez. Zekâya, basirete, hüküm verebilmeye ve nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, diğer entelektüel hassalara sahip olmak şüphesiz iyi ve arzulanacak bir şeydir; ayrıca doğal olarak cesaret, kararlılık ve azim gibi niteliklere sahip olmak da birçok açıdan iyi ve arzulanacak bir şeydir ama doğanın tüm bu hassaları onları yönlendiren niyet, diğer bir değişle karakter, iyi değilse kötücül ve can acıtıcı hale gelebilirler. Aynı şey talihin bize verdiği hassalar için de geçerlidir. Kişinin niyeti iyi değilse güç, zenginlik, onur, hatta sağlık ve mutluluk olarak adlandırdığımız, kişinin kendi payına düşenler -genel anlamda esenlik - gururu ve sıklıkla da cüretkârlığı artırır: saf ve iyi niyetlere donanmaktan mahrum edilmiş kişinin refah içinde olması dahi düşünceli ve tarafsız bir gözlemciyi memnun etmez. Bu nedenle, iyi niyet, birinin mutlu olmaya değip değmediğini belirlemenin vazgeçilmez koşuludur.
Bir insanın niyetinin iyi olmasının sebebi, ne niyetin yarattığı sonuçların iyi olması ne de arzuladığı sonuca ulaşabilme yeteneği değildir; iyi niyetli olmanın sebebi, ya kişinin kendinde iyi olması ya da niyet ettiği şeylerin iyiliğidir. İyi niyet dendiğinde sadece iyi şeyler dilemek anlaşılmamalıdır; iyi niyet, kişinin erişebildiği tüm vasıtaları kararlı biçimde kullanmasını içerir ve içsel değeri ne başarıyla artar ne de başarısızlıkla azalır.
(…) Öyleyse aklın gerçek amacı, pratik olduğu veya niyeti etkileyebildiği sürece, kendinde iyi olan bir niyet üretmektir, başka bir şeyin vasıtası olarak iyi bir şey üretmek değildir. Bu niyet tek iyilik veya iyiliğin bütünü değildir, ancak en yüksek iyiliktir ve tüm diğer iyiliklerin koşuludur, mutluluk arzusunun bile. Bu nedenle, ilk ve koşulsuz amacını, yani iyi niyet oluşturmayı devam ettirmek için zaruri olan aklın gelişiminin, en azından bu hayatta, ikinci ve koşullu nesne olan mutluluk elde etmeyi birçok yönden sınırlayacak veya imkânsız hale getirecek olan doğanın bilgeliğiyle çelişmez.
Kendinde iyi olan ve popüler bilgilere sahip zihinlerin tanıdığı niyet fikrinin bilincine açıkça varabilmek için önce görev fikrini incelemeliyiz. Görev, belirli göreceli sınırlamalar ve engellerle birlikte tanımlanan bir iyi niyet fikrini içerir.
Görevi ihlal etmek anlamına geldiği kabul edilen eylemleri geçiyorum, çünkü bunlar şu veya bu amacın elde edilmesi için ne kadar faydalı olursa olsun, açıkça görevlerden kaynaklanmazlar. Aslında görevle çelişmediği halde, bu eylemle ilgili doğrudan bir eğilimin değil ama bir doğal eğilimin etkisiyle gerçekleştirilen eylemleri de bir kenara bırakıyorum, çünkü bu durumda eylemin görevle çelişip çelişmediğini, görev için mi yoksa bencil bir amaçla mı yapıldığını belirlemek kolaydır. Böylece elimizde sadece gerçekten zor olan son durum kalır; bu durum, belirli bir eylemi gerçekleştirmek için doğrudan bir eğilim hissettiğimiz ve bu eğilimin de göreve uygun olduğu durumdur. Örneğin birinin kendi hayatını koruması bir görevdir ama herkes kendi hayatını korumak için doğrudan bir eğilime sahiptir; birçok insanın bu amaç için gösterdikleri kaygı dolu ilginin içsel bir değeri yoktur; eylemlerinin sebebi olan düsturlar da ahlaki bir öneme sahip değildir. Hayatlarını görevlerine uygun biçimde korurlar, görev yüzünden değil. Ama ümitsiz acılar ve sıkıntılar yüzünden tüm yaşama arzusunu kaybetmiş birini düşünelim; bu yıkılmış adamın ölümü bir kurtuluş gibi düşündüğünü ama sadece bir görev hissi yüzünden hayatınızı uzatmak için gerekli önlemleri aldığını hayal edelim; bu durumda onun düsturunun özgün bir ahlaki önemi vardır.
Ama, ikinci olarak, görev yüzünden gerçekleştirilmiş bir eylem ahlaki değerini gerçekleştirmeye çalıştığı amacından değil, onu belirleyen düsturdan alır. Bu yüzden, niyetin harekete geçmesine neden olan prensip tüm duyusal arzulardan bağımsız ise, eylem amacını gerçekleştirse de, gerçekleştirmese de aynı ahlaki değere sahiptir. Yukarıda söylediğimiz şey, hedeflenen amacın veya diğer bir deyişle, niyetin amacı veya güdüsü haline getirilen ve bir eylemden kaynaklanan sonuçların eyleme koşulsuz ve ahlaki bir değer sağladığını açık hale getirir. Bu durumda, eğer bir eylemin ahlaki değeri, belirli bir amacın yerine getirilmesine yönelik niyetin kendinde mevcut değilse nerede aranmalıdır? Ahlaki değer ancak, eylem sayesinde amaca ulaşılmış olsa da, olmasa da niyetin prensibindedir. Çünkü niyet, şekilsel olan a priori prensip ile a posterioriolan maddi güdü arasındaki yol ayrımında durmaktadır.4 Burada durduğuna göre niyetin bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir ve görev yüzünden yapılan hiçbir eylem maddi bir prensiple belirlenemeyeceğine göre, sadece iradenin şekilsel prensibiyle belirlenebilir.
Az önce ortaya konan iki önermeyi bir üçüncüsü takip eder: Görev, yasaya olan saygıdan dolayı gerçekleştirilmesi gereken bir sorumluluktur. Eylemimi takip etmesini beklediğim amaca yönelik doğal bir eğilimim olabilir ama niyetimin spontane bir faaliyeti olmayan, sadece bir etkisi olan bir şeye asla saygı duymam; ayrıca ister benim, isterse başkasının doğal eğilimi olsun, herhangi bir doğal eğilime de saygı duymam. Kendi eğilimimse bunu onaylayabilmem için başka birisi tarafından ifade edilmesi gerekir; bu durumda onu kendi çıkarlarıma faydalı olarak görebilirim, hatta bazı belirli hallerde sevdiğimi bile söyleyebilirim. Ancak saygı duyabileceğim veya bana eyleme geçme sorumluluğunu yükleyebilecek tek şey, bir sonuç olarak değil, bir prensip olarak niyetime bağlı olan yasadır: Doğal eğilimlere bağlı olmayan, aksine, onlara hükmeden veya en azından eylemlerimin yolunu çizerken beni etkilemelerini engelleyen işte bu prensiptir. Şimdi, tamamen görev yüzünden gerçekleştirilen bir eylem, doğal eğilimlerin ve bununla birlikte iradenin tüm amaçlarının etkisini tamamen ortadan kaldırır, niyeti objektif olarak belirlemek için yasadan başka hiçbir şey kalmamıştır ve eylemin prensibini subjektif olarak belirlemek için de sadece yasaya duyulan saf saygı vardır. Tüm doğal eğilimleri bile feda ederek ahlak yasasına itaat etmek düsturu buradan çıkmıştır.
Ahlaki iyilik olarak adlandırdığımız yüce iyilik ancak, niyeti belirleyen ama sonuçları belirlemeyen kendindeki yasa fikri olabilir. Sadece rasyonel bir varlık böylesi bir fikre sahip olabilir ve bir yasa fikrinden yola çıkarak hareket eden kişi, eylemleri beklediği sonuçları getirse de, getirmese de ahlaki açıdan zaten iyidir.
Sonuçları ne olursa olsun, fikrinin niyeti belirlemesi gereken ve bu yüzden kendinde mutlak iyi ve niteliksiz olarak adlandırılacak yasanın doğası ne olmalıdır? Niyetin, belirli bir yasaya uyulması sonucunda elde edilmesi beklenen sonuçlara yönelik bir arzu ile eyleme geçmemesi gerektiğinden, niyet ile ilgili elimizde kalan tek prensip, eylemlerin evrensel yasaya uygun olmasıdır. Her durumda, aynı zamanda düsturumun evrensel yasaya dönüşmesine niyetliymiş ve aynı zamanda bunu yapabilirmiş gibi davranmam gerekir. Yasaya saf ve basitçe uygun olmak bu demektir; ayrıca görev fikrinin boş ve asılsız olarak görülmesini istemiyorsak niyeti belirleyen prensip budur ve bu olmalıdır. Aslında davranışlar üzerine yerleştirmeye çalıştığımız yargılar bu prensibe mükemmel uyar ve yargılarımızı belirlerken bunu sürekli göz önünde tutmamız gerekir.
Örneğin ben şartların baskısıyla, tutmaya eğilimli olmadığım bir söz verebilir miyim? Burada sorun yalan yere yemin etmenin basiretli bir davranış olup olmadığı değil, ahlaki olarak doğru olup olmadığıdır. Bu soruyu kısa ve kesin bir şekilde cevaplamamı mümkün kılmak için en iyi yol, yalan yere yemin etmenin getireceği utançtan kendimi kurtarmaya ilişkin düsturun, hem başkaları hem de benim için geçerli evrensel bir yasanın gücüne sahip olmasının beni tatmin edip etmeyeceğini kendime sormamdır. O anda fark ederim ki, yalan söylemeye niyetim vardır ama yalan söylemenin evrensel bir yasa olması niyetine sahip değilim. Yalan söylemek evrensel olsaydı, doğru konuşmak gerekirse, söz vermek diye bir şey olmazdı. Belirsiz bir gelecekte bir şey yapmaya niyetli olduğumu söyleyebilirim ama kimse bana inanmayacaktır veya bir an sözüme inandıysa, beni kendi silahımla vururdu. Bu yüzden böylesi bir düsturun evrensel bir yasa olarak kabul edildiği anda kendi kendisini yok edeceği ispatlanmış olur.
[kaynak]
![]() |
| öğretmen öğrencisiyle (aristo ve büyük iskender) |
"ünlü filozofların yaşamları ve öğretileri" is III. yüzyılda yazılmış harika bir kitap. thales'ten aristoteles'e onlarca düşünürün hayatı pek lezzetli bir üslupla anlatılıyor. ömür boyu karıştırıp duracağınız kitaplardan... aşağıda aristoteles'in anlatıldığı sayfalardan bir bölüm var. (arz ederim.)
18. Eğitimin kökü acı, meyvası tatlı, derdi. “Hızla yaşlanan nedir?” diye sorulduğunda, “gönül borcu” diye karşılık verdi. “Umut nedir?” diye sorulduğunda, “uyanıkken görülen düş” diye yanıtladı. Diogenes ona bir kuru incir uzatınca, onu"n bir cinlik tasarladığını anlayıp inciri aldı ve Diogenes’in cinliğiyle birlikte incirden de olduğunu söyledi. Beriki tekrar uzatınca, inciri alıp çocuklar gibi havaya kaldırdı ve “Büyüksün Diogenes!” deyip geri verdi. Eğitim için üç unsurun gerekli olduğunu söylüyordu: doğal yetenek, bilgi ve uygulama. Birinin ona sövdüğünü işitince, “beni kırbaçlasın, ama ben yokken” dedi. Güzelliğin her türlü tavsiye mektubundan daha etkili olduğunu söylerdi.
19. Bazılarına göre bu tanımı Diogenes yapmıştır, o ise güzelliğin tanrı armağanı olduğunu söylemiştir. Sokrates’e göre güzellik, kısa süren bir tiranlıktır; Platon’a göre doğanın tanıdığı bir ayrıcalık; Theophrastos’a göre sessiz bir aldanma; Theokritos’a göre fildişinden bir bela; Karneades’e göre de korumasız bir krallıktır. Eğitimli insanların eğitimsizlerden hangi noktada farklı olduğu sorulduğunda, “Diriler ölülerden ne kadar farklıysa” dedi. Eğitimin iyi günde bir süs, kötü günde bir sığınak olduğunu söylerdi. Ona göre, çocuklarına eğitim veren ana babalar, onları dünyaya getirmekle yetinen ana babalardan daha saygıdeğerdir: çünkü biri yaşam bağışlamıştır, öbürü ise iyi bir yaşam. Büyük bir kentin yurttaşı olmakla övünen birine, “önemli olan bu değil” dedi, “önemli olan, büyük bir ülkeye kimin layık olduğudur.”
20. “Dostluk nedir?” diye sorana, “iki bedende yaşayan tek ruh” yanıtını verdi. İnsanlardan bazılarının hiç ölmeyecekmiş gibi cimrilik ettiğini, bazılarının da hemen ölecekmiş gibi saçıp savurduğunu söylüyordu. Güzel insanların yanında niçin uzun süre durduğumuzu sorana, “Bunu ancak bir kör sorar” dedi. Felsefenin ne yararını gördüğü sorulduğunda, “kimilerinin yasa korkusuyla yaptığı şeyleri bana buyrulmadan, kendiliğimden yapmayı öğrendim” diye karşılık verdi. Öğrencilerin nasıl gelişebildikleri sorulduğunda, “Öndekileri izleyip arkadan gelenleri beklememekle” diye yanıtladı. Bir yığın çene çaldıktan sonra, “başını şişirmedim ya?” diye soran gevezeye, “Yok canım, Zeus hakkı için” dedi, “Zaten seni dinlemiyordum ki.”
21. Kötü bir adama yardımda bulunduğu için kendisini kınayana bir de böyle anlatılıyor- “insana değil, insanlığa yardımda bulundum” dedi. “Dostlarımıza nasıl davranmalıyız?” diye sorulduğunda, “Onların bize nasıl davranmalarını istiyorsak, öyle” diye karşılık verdi. Ona göre adalet herkese hak ettiğini veren bir ruh erdemidir. Eğitimin yaşlılığa en güzel yolluk olduğunu söylüyordu. Favorinus’un Anılar adlı eserinin ikinci kitabında söylediğine göre, durmadan “Çok dostu olanın hiç dostu yoktur” dermiş. Bu görüş Ethik adlı eserinin yedinci kitabında da vardır. Evet, ona yakıştırılan deyişler bunlar.
* "ünlü filozofların yaşamları ve öğretileri", diogenes laertios, yky 2003, syf. 214
kendimizde bulmak çok zor,
başka yerde bulmak imkânsızdır.
[Chamfort]
_İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir. [Epiktetos]
_Felsefede, politikada, edebiyatta, ya da sanatta olağanüstü olan tüm insanlar melankoliktir. [Aristoteles]
_Güzellik kalpleri bizim için önceden kazanan bir tavsiye mektubudur. [Schopenhauer]
_Delinin yaşamı ölümden beterdir. [Jesus Sirasch]
_Fazla bilgelik olan yerde, fazla keder vardır. [Vaiz, I, 8]
_En mutlu sözcük bile gülünç duruma düşer
Onu dinleyen kulak çarpıksa eğer.[Goethe]
_Etkili olamıyorsun, her şey ruhsuz kalıyor,
Kendini üzme!
Bataklığa düşen bir taş
Halkalar oluşturmaz. [Goethe]
_Başkalarını onurlandırdığımızda
Kendimizi soysuzlaştırmak zorundayız. [Goethe]
_...Kendileri biraz ışısınlar diye
Beni yadsımaya hazır olanların...[Goethe]
_Zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır. [Hobbes]
_Yalnız bir yaşamı sürekli aradım
(Dere, tarla ve orman tanıktır buna)
Işığın yolunu bulmamda yararı dokunmayan, O budala kafalardan kaçarak. [Petrarca]
_Yalnızlık zordur: ama yine de toplulukla olma,
Yoksa her yerde bir çölün ortasında kalırsın. [Angelius Silesius]
_Bırak kendi tasanla oynamayı
Bir akbaba gibi, yaşamını kemiren:
En kötü toplum bile duyumsatır sana,
İnsanların arasında bir insan olduğunu.
_Yaşının ruhuna sahip olmayan, yaşının tüm sıkıntılarını yaşar. [Voltaire]
-Çok yaşayan, çok da kötü yaşar. [İspanyol atasözü]
Café Tortoni, 2005Torsten Warmuth
Kelimeler ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi; Foucault
Bebeğin ilk gülüşü kısa sürede kendini gösterir: Antikçağ kaynakları doğumu izleyen dördüncü ya da kırkıncı günden söz etmektedir. Gülüşün tam hangi gün belirdiği son derece önemliydi, çünkü o an bebeğin yaşamını sonsuza dek dolduruyordu. Aristoteles'e göre bu an insanlar ile öteki hayvanlar arasında son derece köklü bir ayrımın oluşmasını sağlıyordu; bu yüzden, Aristoteles insanın özünü tanımlamak için gülme anından yararlanıp insanı animal ridens ("gülen hayvan") olarak adlandırdı.
Hayvanlar aleminde bir tek insan bu kayda değer yetiye sahiptir: Gülmek.
'kahkahanın zaferi', barry sanders, ayrıntı y.
Bu polemik basit bir düzeyde kalabilirdi, ki uzun süre boyunca durum böyleydi, şayet yalnızca, ne kadar büyük olursa olsun, bir filozofun, gerçeğin filozof tarafindan onun hakkında önerilen kavrama indirgenebilir olmadığının bilindiği alanlarda her şeye dair yanılabileceği tespit edilmiş olsaydı. Bütün felsefe tarihinde yanlışlanabilir kesinliklere veya şüpheli bağlanmalara (engagement) dair bir tür gaflar listesi hazırlamak zor değil. Rousseau, Kant ya da Auguste Comte'un kadınlar, Hegel ve başka birçoklarının Afrikalılar, Leibniz ya da Fichte'nin Almanlar, Descartes veya Malebranche'ın katı cisimlerin fiziği, Aristoteles'in köleler, Platon'un epik ya da lirik şiir, Schopenhauer veya Aquinolu Aziz Thomas'ın cinsellik hakkında söylediklerini hatırlayınca artık hiç bir flozofun her konuda takdim edilebilir olmasını talep edemiyoruz. Demek ki, felsefe tekil bir etkinliktir, bu etkinliğin bir tür ansiklopedik arzuyla olan kaçınılmaz bağı da başıboşluğun ayrıcalıklı yeridir.
alain bodiou barbara cassin "heidegger, nazizm, kadınlar, felsefe | çev. hg özkoray | monokl
Bilgelik sevgisi, hakikat sevgisi anlamına gelen “philiosophie“ Yunanca bir kelimedir, Philosophie kelimesinin ilk kez ortaya çıktığı zaman diliminde iki düşünür tipi vardı: Bunlardan bir bölümü "philosophos" bilgeliği arıyor ve hakikati elde etmeye çalışıyordu; ötekiler "sophos" ise, bilgeliğe ve hakikate sahip olduklarına inanıyorlardı. O halde ''plnlosophos”, kelimesi insanın hakikate ulaşmak için çaba göstermesi gerektiğini ifade eder. Bu özel anlamını bir yana bırakırsak, felsefe genelde bilim anlamına gelir. Yalnız bu görüşü belli bir biçimde sınırlamak gerekir.
Her bilimin meydana gelmesinde belli başlı iki sebep etkili olur: Birinci sebep, bir şeyi bilmeye çalışmamız, yani evrenin yapısının nasıl olduğunu bilmek için gösterdiğimiz çabadır. Amacı yaldızca bilmek olan bu teorik birinci sebepten başka bir de pratik bir motif olan ikinci bir sebep vardır. Biz yalnızca evreni bilmek istemek ile yetinmeyiz., ayrıca bir de ona hâkim olmak isteriz.Eski Yunanlılar felsefe kelimesinin karşıtı olarak "teknik" kelimesini kullanıyorlardı, felsefe, evreni kavramaya çalışan teorik araştırmalarımızın bir bütünüdür. Teknik ile tüm zenaat ve geleneklerdeki pratik yetenekler ve metotlar anlaşılır. Felsefe evreni kavramak çabası, teknik ise eşyaya pratik amaçlarımıza yarayacak bir biçim vermek çabasıdır.
Günümüzde felsefe daha özel ve de daha sınırlı bir anlam kazanmıştır. Bugün bir yandan felsefe ile felsefe disiplinlerini, öte yandan da bağımsız bilimlerin her birini tek tek diğerinden ayırıyoruz. Felsefe denilince, evreni bir bütün olarak anlama çabasını kastedeceğiz. Evreni bir bütün olarak anlama çabasından, daha ilkçağda var olan bir felsefe disiplini, "Metafizik" doğmuştur. Metafiziği ilk kez kuran Aristo'dur. Aristo metafiziği kurmuş olduğu halde, o, bu kelimeyi kullanmamıştır. Aristo, bu felsefe disiplininin kendisine konu olarak aldığı alanına "ilk Felsefe" adını vermiştir. İlk felsefe tüm varlıkların özünü, son nedenlerini araştınr ve özellikle de evrenin yapısını ve özünü bilmek ister. Evrenin özünü bir bütün olarak kavramak isteği, tarihin başlangıcından beri vardır. Bugün, metafiziğe ya da Aristo'nun ilk felsefesine karşılık, evrenin çeşitli alanlarını kendilerine konu alan bağımsız bilimler vardır. Evrenin özü ve aslı probleminde, metafizik, zaman bakımından bağımsız bilimlerden daha öncedir.
Özetle: Önce felsefe vardır, bağımsız bilimler sonradan felsefeden ayrılarak ayrı birer bilim dalı haline gelmiştirler.
*ordinaryus profösör doktor ernst von aster
"ilk çağ ve orta çağ felsefesi tarihi", im yayın tasarım, şubat 2005, syf. 47
.jpg)






