ahlak felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlak felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aristo’nun siyaset konusundaki çalışmaları, onu yine “bilenlerin efendisi” olarak konumlar. Ama Aristo için bilmek (vukuf), diğer konularda olduğu gibi, siyaset konusunda da Eflâtun’dan farklıdır. Ona göre siyaseti ve siyasete dair diğer gerçekleri bilmenin/anlamanın yolu gündelik siyasi deneyimin analizinden geçmektedir. Eflâtun ideal devlet hakkında yazarken, Aristo sokaktaki somut insanı ve somut devleti inceler ve onları neyin “iyi,” neyin “kötü” yaptığı hakkında düşünür, çünkü iyi devletlerin, iyi insanlara muhtaç olduğu açıktır.
Nikomakhos’a Etik*
Bunlardan sonra erdemin ne olduğunu araştıralım. Ruhta olup bitenler üç türlü -etkilenimler, olanaklar ve huylar- olduğuna göre erdem bunlardan birisi olsa gerek. Arzu, öfke, korku, yüreklilik, kıskançlık, sevinç, sevgi, kin, özlem, hırs ve acımanın genel ‘olarak’ da haz ya da acının izlediği şeylere ‘etkilenim’ diyorum; bunlardan etkilenebilmemizi sağlayanlara, sözgelişi öfkelenebilmemizi, acı duyabilmemizi ya da acıyabilmemizi sağlayanlara ‘olanak’ adını veriyorum. ‘Huylar’ diye de etkilenimlerle ilgili olarak iyi ya da kötü durumumuza diyorum, örneğin öfkelenmeyle ilgili olarak, aşırı ya da gerekenden az öfkeleniyorsak kötü, orta şekilde öfkeleniyorsak iyi durumdayız. Öteki etkilenimlerde de bu böyledir. Demek ki erdemler de kötülükler de etkilenim değildir; çünkü erdemler ile kötülüklere göre bize iyi ya da kötü denir ve etkilenimlere göre değil, erdemler ile kötülüklere göre övülür ya da kınanırız (nitekim korkan ya da öfkelenen övülmez; sırf öfkelenen de yerilmez, belli bir şekilde öfkelenen yerilir). Ayrıca kendi tercihimizle öfkelenmez ya da korkmayız, oysa erdemler bazı tercihlerdir ya da tercihsiz olmuyorlar. Üstelik etkilenimlerle ilgili olarak ‘harekete getirildiğimiz’, oysa erdemlerle ilgili olarak ‘harekete getirildiğimiz’ değil, belli bir şeye ‘yatkın olduğumuz’ söylenir. Bu nedenle erdemler olanak da değildir; nitekim sırf etkilenme olanağına sahip olduğumuz için iyi ya da kötü olmayız; övülmeyiz de yerilmeyiz de. Ayrıca olanaklar bizde doğal olarak var, oysa doğal olarak iyi ya da kötü olmayız; bundan ise daha önce söz etmiştik. Öyleyse erdemler etkilenim ya da olan değilse, geriye onların ‘huy’ olması kalıyor. Böylece erdemin cins bakımından ne olduğunu ortaya koymuş bulunuyoruz.
Ama bu kadarı, yani bir huy olduğunu söylemek yetmez, nasıl bir huy olduğunu söylemek gerek. Şöyle diyelim: Her erdem neyin erdemi ise, onun iyi durumda olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlar. Sözgelişi gözün erdemi gözü ve onun işini erdemli kılar; çünkü gözün erdemi sayesinde iyi görürüz. Aynı şekilde atın erdemi atı erdemli kılar; iyi koşmasını, binicisini iyi taşımasını ve düşmanların karşısında kaçmamasını sağlar. Bu her şeyde böyleyse, insanın erdemi insanın iyi olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlayan huy olmalı. Bunun nasıl olacağını söylemiştik, ama bu, erdemin doğal yapısının nasıl olduğunu araştırırsak, başka bir yoldan da açıklığa kavuşur. Sürekli ve bölünebilir olan her şeyi bölüp daha çoğunu bize göre yapabiliriz; eşit olan ise aşırılık ile eksikliğin bir ortasıdır. Bir şeyin ortası iki ucundan eşit uzaklıkta olana diyorum ki bu herkes için bir ve aynı şeydir; bize göre orta ise, ne fazla ne eksik olana diyorum; bu ise tek değildir, herkes için aynı değil. Örneğin bir şeyin çoğu on, azı iki ise, şeye göre alındığında ortası altı olur; çünkü eşit bir şekilde birini aşıyor, diğer tarafından aşılıyor; bu ise matematiksel oranlamaya göre ortadır. Oysa bize göre ortayı böyle almamak gerekir; nitekim biri için on beş kilo yemek çok, üç kilo yemek az ise, beden eğitimcisi dokuz kilo yemeği gerekli bulmayacaktır; çünkü bu da bunu yiyecek olan için az da olur çok da. Nitekim Milon için az, beden eğitimine yeni başlayan biri için çok olur. Koşu ve güreşte de bu böyle. Demek ki her bilen kişi aşırılık ile eksilikten kaçar, ortayı arar, onu tercih eder; bu orta ise şeyin ortası değil; bize göre orta olandır.
Demek ki her bilim kendi işini ortaya bakarak ve işlerine buna göre yön vererek iyi biçimde gerçekleştiriyorsa (bu nedenle, aşırılık ve eksiklik olumluyu bozduğu, ‘orta olma’ ise onu koruduğu için, kendilerine eklenecek ya da onlardan alınacak bir şey olmayan işlere iyi işler deriz; dediğimiz gibi iyi sanatçılar bunu gözeterek çalışır), erdem de, eğer doğa gibi her sanattan daha kesin ve iyi ise, ortayı hedef edinmek olsa gerek. Kastettiğim karakter erdemidir, çünkü o etkilenimlerle ve eylemlerle ilgili; aşırılık, eksiklik ve orta ise bunlarda olur: Örneğin korkma, cesaret etme, arzu etme, öfkelenme, acıma ve genelde haz alma ya da acı duymada daha az ve daha çok olur, her ikisi de iyi değil. Oysa gerektiği zaman, gereken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi bunları yapmak orta olandır ve en iyidir, bu da erdeme özgüdür. Aynı biçimde, eylemlerde de aşırılık, eksiklik ve orta söz konusudur. Erdem ise aşırılığı yanlış olan, eksikliği yerilen, ortası övülen ve isabetli olan etkilenimlerle ve eylemlerle ilgilidir; övülmek ve isabetli olmak da erdeme özgü.
Demek erdem bir tür orta olmadır; ortayı amaç edinir. Ayrıca yanlışa düşmek pek çok biçimde (Pitagorasçıların düşündüğü gibi, kötü sınırsız, iyi ise sınırlının özelliğidir), isabetli olmak ise tek biçimde olur (dolayısıyla ilki kolay ikincisi zordur; hedefe isabet etmemek kolay, isabet etmek ise zordur); bu nedenle de aşırılık ve eksiklik kötülüğe, orta olma ise erdeme özgüdür.
“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.”
O halde erdem, tercihlere ilişkin bir huy: Akıl tarafından insanın belirleyeceğiyle belirlenen, bizle ilgili olarak orta olan bunma huyudur. Bu, biri aşırılık, öteki eksiklik olan iki kötülüğün ortasıdır; kötülük etkilenimlerde ve eylemlerde gerekenden aşırısı ya da eksiğidir, erdem ise ortayı bulma ve tercih etmedir. Bunun için varlığı bakımından ve ne olduğunu dile getiren söz bakımından erdem orta olmalıdır; en iyi ile iyi bakımından ise uçta olmalıdır.
Ama her eylem ile her etkilenimin orta olması söz konusu değildir; nitekim bunlardan kimi adlarında kötülüğü içerir: Sözgelişi hasetlik, arsızlık, kıskançlık; eylemler içinde de zina, hırsızlık, adam öldürme. Çünkü bütün bunların ve bu gibi şeylerin aşırılıklarının, eksikliklerinin değil, kendilerinin kötü olduğu söylenir. O halde bunlarda isabetli olmak olanaklı değildir, hep yanlışa düşmek söz konusu. Bunların iyi olması olmaması, zina konusunda olduğu gibi, kime, ne zaman yapmak gerektiği söz konusu değildir; bunlardan birini yalnızca yapmak yanlış yapmak olur. Aynı şekilde haksızlık yapmak, korkak olmak, haz peşinde koşmak konusunda da orta olma ve aşırılık-eksiklik olduğunu ileri sürmek söz konusu değildir; çünkü bu şekilde aşırılığın ve eksikliğin ortası diye aşırılığın aşırılığı ile eksikliğin eksikliği olacak. Buna karşın orta, bir bakıma uç olduğu için, ölçülülük ve yiğitlikte nasıl aşırılık ya da eksiklik yoksa onların da ortası, aşırılığı-eksikliği yok; nasıl yapılırsa yapılsın yanlışa düşülür. Genel olarak söylenirse, ne aşırılığın, eksikliğin bir ortası, ne de ortanın eksikliği ya da aşırılığı vardır.
Bunu yalnız genel anlamda söylememek, tek tek durumlarda da uygulamak gerekli; çünkü eylemlerle ilgili söylenen sözlerden genel konusunda olanlar daha yaygın, özel konularda söylenenler ise daha doğrudur; çünkü eylemler tek tek durumlarla ilgilidir ve söylenenler bunlara uymalıdır. Bunları ana çizgileriyle ele alalım: Yiğitlik korkular ve cüretle ilgili orta olmadır, korkusuzlukta aşırıya kaçanların adı yok (nitekim birçoğu adsızdır), cüretlilikte aşırı olan cüretli, korkmakta aşırıya kaçıp yüreklilikte yetersiz kalan ise korkaktır. Hazlar ile acılar konusunda (hepsinde, özellikle acıların hepsinde değilse de) orta olma ölçülülük, aşırılık ise kendini tutamamalıktır. Haz duymada eksiklik gösterenlere pek rastlanmaz, bunun için bunlara ad verilmemiştir, biz “duygusuz” diyelim.
Para alma ile para verme konusunda orta olma cömertlik, aşırılığı ile eksikliği ise savurganlık ile cimriliktir; bunlarda insanlar karşıt yönde aşırılık ile eksiklik gösterir: Savurgan vermekte aşırılık almakta eksiklik, cimri ise almakta aşırılık vermekte eksiklik gösterir. Şimdilik bunlara biçimsel olarak, kısaca değinmekle yetinelim; daha sonra bunlar daha kesin belirlenecektir. Para konusunda başka tutumlar da vardır: ortası, ihtişam (muhteşem cömertten farklıdır, muhteşem büyük şeyler için, cömert daha küçük şeyler için para harcar); aşırılılığı gösteriş budalalığı ve kaba sabalık, eksikliğiyse eli sıkılık. Bunlar cömertlikle ilgili olanlardan ayrıdır; nerede ayrıldıkları daha sonra söylenecek.
Onur ile onursuzluk konusunda orta olma yüce gönüllülüktür, aşırılığı kendini büyük görme diye bir şey, eksikliği ise kendini küçük görmedir. Nasıl küçük şeylerle ilgili olan cömertlik ihtişamdan -dediğimiz gibi- ayrıysa, büyük bir onurla ilgili olan yüce gönüllülüğün karşısında, daha küçük onurla ilgili bir özellik var; onuru gerektiği gibi, gerektiğinden çok ve gerektiğinden az arzu etmek olanaklıdır; böyle bir arzuda aşırı olana onur düşkünü, eksik kalana ise onuru umursamaz denir; orta olanın ise adı yok. Bu tutumların -onura düşkün olanınki olan onura düşkünlük dışında- adları yok. Bu nedenle uçta olanlar ortanın yerini alma iddiasındadır…
Öfke konusunda da aşırılık, eksiklik, orta olma var; bunlar hemen hemen adsız olmakla birlikte, orta olana sakin diyerek, orta olmayı sakinlik diye adlandıralım; uç noktalardan aşırı olan sinirli olsun -kötülük sinirliliktir- eksiklik gösteren öfkesiz, eksiklik de öfkesizlik.
Birbirlerine benzemelerine karşın, farklı olan üç orta daha var: Hepsi insanlar arasındaki ilişkilerdeki konuşmalar ve eylemlerle ilgilidir; farkları ise, birinin bu konularda samimi olma ile ötekilerin ise hoşla ilgili olmasıdır. Bunun da bir türü şakada, bir türü de yaşamın her durumunda söz konusu. Her şeyde orta olmanın övülmesi gerektiğini, uçların ise övülesi, doğru olmadıklarını, yerilmeleri gerektiğini daha iyi görebilmek için bunlardan da söz etmeli. Bunların çoğu adsızdır, ötekilerde de yaptığımız gibi, bunlara da açıklık kazandırmak ve kolay izlenebilir hale getirmek için, bunlara biz ad bulmayı deneyelim. Samimiyet konusunda orta olan insan bir tür samimidir; bu ortaya da samimiyet diyelim. Kendini başka türlü gösterme aşırıya doğru olursa şarlatanlık, buna sahip olana da şarlatan, eksikliğe doğru olursa istihza, buna sahip olana da müstehzi diyelim. Şakadaki hoş konusundaysa orta olana şakacı, tutumun adına şakacılık; aşırılığına şaklabanlık, buna sahip olana şaklaban; eksiklik gösterene yabanıl, bu huya da yabanıllık diyelim.
Yaşamdaki bir başka hoş konusunda, gerektiği gibi hoş olana dost, ortasına dostluk; aşırılık gösterene, bu bir nedenle değilse koltukçu, bir çıkarı varsa dalkavuk; eksiklik gösterene ve hiçbir şeyi beğenmeyene, kavgacı olana çetin adam diyelim. Başa gelenlerle ve etkilenenlerle de ilgili ortalar vardır: Utanma bir erdem değildir, ama utanmayı bilen övülür; çünkü bu konularda orta olma söz konusudur; aşırıya kaçıp her şeyden utanan utangaç, eksiklik gösteren ya da hiçbir şeyden utanmayan yüzsüz; ortası da utanmayı bilendir. İnfial, kıskançlık ile hasedin ortasıdır, bunlar da çevremizdekilerin durumlarına ilişkin duyulan acı ve hazla ilgilidirler; infial duyan, haksız yere iyi durumda olanlar karşısında acı duyar; kıskanç ise bunu aşırıya götürerek iyi durumda olan herkes karşısında acı duyar; haset duyan ise üzülmekten öylesine uzaktır ki, başkasının acı duymasına sevinir…
İkisi aşırılık ile eksiklik şeklinde kötülük, biri de orta olma erdemi olmak üzere (sayısı) üç olan tutumların hepsi, belli bir biçimde birbiriyle bir karşıtlık içindedir; uçlar hem ortaya hem birbirlerine, orta ise uçlara karşıttır. Nasıl eşit, daha küçüğe göre daha büyük, daha büyüğe göre daha küçükse, etkilenimlerde ve eylemlerde orta huyla eksikliklere göre aşırı, aşırılıklara göre eksik oluyor. Yiğit korkağa göre cüretli, cüretliye göre korkak görünüyor. Aynı biçimde ölçülü, duygusuza göre haz düşkünü, haz düşkününe göre duygusuz; cömert cimriye göre savurgan, savurgana göre cimri görünür. Bu nedenle uçlarda olanların her biri orta olanını ötekinin tarafına doğru iter. Korkak yiğide cüretli, cüretli de korkak der. Öteki durumlarda da bu böyle. Bunlar birbirlerine böyle karşıt olduklarından, uçlar birbirlerine, ortaya çıkan karşıtlıklardan daha karşıttır. Nasıl büyüğün küçükten, küçüğün büyükten uzaklığı, her ikisinin eşitten uzaklığından daha çoksa, bunların da birbirlerine uzaklığı, ortaya olan uzaklıklarından daha çok. Ayrıca yiğitlik ve ataklıkta, cömertlik ve savurganlıkta olduğu gibi; kimi uçlarla ortanın belli bir benzerliği var; oysa birbirlerine göre, uçlar arasında çok büyük benzersizlik var; birbirinden en uzak olanlar karşıt olarak tanımlanır, dolayısıyla birbirlerine daha uzak olanlar birbirlerine daha karşıttır. Orta olan ile karşılaştırıldıklarında kimi şeylerin eksiklikleri kimilerinin ise aşırılıkları daha karşıttır; sözgelimi yiğitliğin karşıtı, aşırılık olan ataklık değil, eksiklik olan korkaklıktır; ölçülülüğün karşıtı eksiklik olan duygusuzluk değil, aşırılık olan haz düşkünlüğüdür. Bunun iki nedeni var: Biri o nesnenin kendisinden kaynaklanıyor: Bir ucun ortaya daha yakın ve daha benzer oluşundan dolayı, ortanın karşısına onu değil, daha çok öteki ucu koyarız; örneğin yiğitliğe ataklık daha benzer ve daha yakın, korkaklık ise daha uzak göründüğü için, yiğitliğin karşısına daha çok korkaklığı koyarız; ortadan daha uzakta olanlar daha karşıt gibi görünür. Demek ki ilk neden bu; nesnenin kendisinden kaynaklanıyor; öteki nedense doğrudan bizim kendimizden kaynaklanıyor. Doğal olan şeyler ortaya daha karşıt gibi görünür; sözgelimi doğal olarak hazlara daha çok meylimiz var, bunun için düzenli bir yaşamdan çok, haz düşkünlüğüne meylederiz. Dolayısıyla da kendimizi daha çok verdiğimiz şeylere daha karşıt deriz; bu nedenle de aşırılık olan haz düşkünlüğü ölçülülüğe daha karşıttır.
O halde karakter erdeminin orta olma olduğu ve ne şekilde orta olduğu; biri aşırılık öteki eksiklik olan iki kötülüğün ortası olduğu ve etkilenimlerde ve eylemlerde ortayı hedef edinmekle böyle olduğu yeterince belirtilmiş oldu. Bu nedenle erdemli olmak güç iştir. Her şeyde ortayı bulmak zor iştir, sözgelişi bir dairenin ortasını bulmak herkesin değil, bilenin işidir; aynı şekilde öfkelenmek, para vermek ve harcamak herkesin yapabileceği kolay bir şeydir; ama bunların kime, ne kadar, ne zaman, niçin, nasıl yapılacağı ne herkesin bileceği bir şey ne de kolaydır. Bunları iyi yapmanın ender, övülesi, güzel bir şey olmasının nedeni de bu. Bunun için Kalypso’nun öğütlediği gibi, ortayı arayanın önce ona daha karşıt olandan uzak kalması gerekiyor.
* Aristo, Nikomakhos’a Etik, çeviri: Saffet Babür, Bilgesu Yayıncılık, 2007.
İNSAN ONURU NEDİR?
İnsan onuru sözlüklerde, izzetinefis, haysiyet, özsaygı, şeref, erdem, vakar, gurur, saygınlık, kendine saygı duyma ve başkalarını da kendine saygılı kılma olarak açıklanmakta. Felsefe terimi olarak İngilizce (dignity) sözcüğünün Türkçe karşılığıdır.
"İnsanın değeri" ile "onurunu" İ.Kuçuradi eş anlamlı kullanmakta. Kuçuradi, "İnsanın değeri derken bundan insanın diğer canlılar arasındaki özel yerini anlıyorum. İnsana bu özel yeri sağlayan, onun özelliklerinin bütünüdür, onu diğer canlılardan ayıran olanaklarıdır. Bu olanaklar, insana özgü etkinlikler ve ürünler olarak görünür. Bu özellikler ise, insanın diğer canlılarla ortaklaşa taşıdığı özelliklere ek özelliklerdir. İşte bu özellikler ya da olanaklar "insanın değerini" ya da "onurunu" oluşturur." demektedir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin resmi çevirisinde, 1. maddede şöyle yazılıdır: "Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler."
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Eleanor Roosevelt Başkanlığında sekiz üyeden oluşan bir Taslak Hazırlama Komitesi oluşturmuştu. Komite İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni hazırlayacaktı. Haziran 1947 de de, Komite, Fransız Rene Cassin, Çharles Malik (Lübnan) ve Geoffrey Wilson (Birleşik Krallık/İngiltere)'den oluşan bir çalışma grubunu görevlendirdi. Rene Cassin bildiri taslağını kaleme alacaktı. Bildirinin 1. maddesinde geçen haysiyet (onur) sözcüğünü, bildirinin "temel kavramı" olarak niteleyen Malik'ti. Birleşmiş Milletlerin insan onuru kavramıyla ilk ve resmen ilgilenmesinin kaynağında ise, Güney Afrika temsilcisi Smuts vardır. Birleşmiş Milletler andlaşmasının (1945) başlangıç bölümünde insan onuru kavramı, resmi çeviride şöyle geçer "... İnsanın ana haklarına, şahsın haysiyet ve değerine, erkek ve kadınlar için olduğu gibi büyük ve küçük milletler için de hak eşitliğine olan imanımızı yeniden ilan etmeğe..."
İ. Kuçuradi Etik'inde, "kişi açısından onur" kişinin o ana dek kendi imgesine uygun davranmanın, kendi imgesine uygun yaşamanın bilince ve böyle yaşamaktan dolayı kendine layık gördüğü belirli bir muamele beklentisidir. Böylece 'onur' denilen şey, kişinin kendi imgesine uygun düşmesi sonucu kendine biçtiği değer oluyor." demektedir.
Kuçuradi, İnsan ve Değerlerinde ve Etik'te, "..bir şeyin değerinden anladığım, bir şeyin onunla aynı türden olan şeyler arasında özel yeri"dir, demektedir. Kuçuradi'nin insan onuru ile ilgili açıklamasına devam etmek istiyorum. Çağın Olayları Arasında'da, "İnsan hakları Bildirisi'nin 1. maddesinin birinci tümcesi ise " all human being are born free end egual in dignty and rights" der. Burada dile getirilen, insanların n e d e eşit olduklarıdır. Kişisel dignity bakımından insan olma onuru bakımından, insanın değeri bakımından eşittirler, deniyor. (...) Ülkemizde, yasa önünde eşitlik var sayalım! Ama eğer ülkemizde bazı çocuklar air-condition'un olduğu evlerde otururken, başka bazı çocuklar -25 derecede ayağında basma pantolon, çorapsız dolaşmak zorundaysa, bu çocukların- 25 derecede bu durumda dolaşmasını doğrudan doğruya -şu anda, ileride değil, şu anda- önliyecek etkin yasalar yoksa, ülkemizde insanlar yasa önünde eşit görülse de, insan onuru bakımından eşit görülmüyorlar demektir."
Jack Donnelly, Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan Hakları'nda "İnsan haklarına hayat için değil, fakat onurlu bir hayat için "ihtiyaç" duyulur. Uluslararası İnsan Hakları sözleşmelerinde belirtildiği gibi, insan hakları, "insan kişisinin özündeki onur "dan kaynaklanır. İnsan hakları ihlalleri bir kimsenin insanlığını inkar ederler; yoksa kişinin ihtiyaçlarını tatmin etmesini her zaman engellemezler. İnsan haklarına bağlık gereklerinden dolayı değil; fakat onurlu bir hayat için, bir insana özgü değerli bir hayat için, bu haklar olmaksızın tat alınamayacak bir hayat için "ihtiyaç" duyulan şeylerden dolayı sahibizdir.(...) Başka sosyal pratikler gibi, insan hakları da insan faaliyetinden kaynaklanır; bunlar insana Tanrı, doğa veya hayatın fiziki gerçekleri tarafından verilmiş değildir.(..) İnsan Hakları Evrensel Bildirisi çoğu ülkede hayatın fiilen nasıl olduğu hakkında bize pek birşey söylemez; fakat onurlu bir hayatın -bir insan için değerli bir hayatın- şartlarını gösterir ve bu gerekleri, bütün sonuçlarıyla birlikte haklar biçiminde açıklar. Zengin ve güçlü ülkelerde bile, bu asgari standartlar çok nadir olarak herkes için karşılanır; ama insan haklarına sahip olmanın bu kadar önemli olması tam da bu noktada kendini gösteriyor ve belki bu önemin nedeni de bu durumdur. İnsan hakları, haklar olarak, insan doğasının temelindeki ahlakı görüşün gerçekleştirilmesi için gerekli olan sosyal değişmeleri gerekli kılmaktadır. Böylece, insan hakları öğretileri insan haklarına sahip olmakla insan olmayı kabaca eşit tutarlar. İnsan hakları(nın konuları) ndan yararlanmayan bir kimsenin kendi ahlaki doğasına yabancılaşmış olduğu hemen hemen kesindir. Bunun için, insan hakları, bir kimsenin bunlardan yararlanmasının reddedilemeyeceği anlamında değil -çünkü bütün baskıcı rejimler kendi yurttaşlarını sürekli olarak bu haklardan yoksun tutmaktadırlar- fakat bu hakların kaybının ahlaki olarak "imkansız" olduğu anlamında vazgeçilmezdir: kişi, bu hakları kaybetmesi halinde, bir insan için değerli bir hayat yaşayamaz. Aynı anda hem ütopik bir ideal ve hem de bu ideali uygulamaya geçirmek için gerçekçi bir uygulama söz konusu olunca, insan hakları fiilen şöyle der: "Bir kişiye bir insan olarak muamele eki insan muamelesi göresin." Bu, insan haklarının ütopyacı yanıdır. Fakat insan hakları aynı zamanda, "bir kişiye nasıl insan gibi muamele edileceğini" de gösterir ve meşru bir devletin faaliyet çerçevesini belirleyen bir haklar listesi de sunar. Böylelikle insan hakları kendini -gerçekleştirmenin bir tür ahlaki kehanetidir: "İnsanlara insanlar olarak muamele et ki -ilişik listeye bak- hakiki anlamda insanlar bulasın." İnsan haklarının kaynağı olan, insan doğasıyla ilgili bu ileriye bakan ahlaki görüştür ki, insan haklarıyla ilgili iddialarda saklı bulunan sosyal değişmelerin temelini oluşturur... "(..) İnsan hakları listeleri, insan onuru için (yapılan) siyasal mücadelenin eseri olup, bu mücadelenin temel özelliğini göstermektedir. İnsan hakları uygulamasının özünde yatan ahlaki ideal ile siyasal gerçeklik arasındaki etkileşimin başka bir yönü de budur."
Etik ve ahlak arasındaki fark nedir?
Ahlak, içinde yaşadığımız topluma göre değişir ve genelde çoğunluk tarafından herhangi bir gerekçe gösterilemeden doğru kabul edilen değerlerin ve düşüncelerin toplamıdır. "Doğru" olduğu hissedilenler ahlaka uygun olarak kabul edilir. Ve bu durum toplumdan topluma farklılık gösterir. Buna karşılık etik, kuralları mantıklı olarak yorumlamaya çalışır. Etiği, ahlakın üzerinde yeniden düşünme olarak tanımlamak da mümkün. Bilimde ve hukuk sisteminde sadece mantıklı açıklamalar bulunduğu için de biyoahlak değil sadece biyoetik vardır.
Biyoetik terimini anlamak zordur. Fakat tedavisi bulunmayan bir hastalığa yakalananlar biyoetikle karşı karşıya gelebilirler. Doktorlar, iyileşme sağlayabilecek bir yöntemi denemeliler mi? Ya da yaşı ilerlemiş bir kadın yapay döllenmeyle çocuk sahibi olmalı mı? Ve insan, bitkileri ve hayvanları genetiğin yardımıyla ekonomik ihtiyaçlarına göre ne kadar değiştirmeli ya da değiştirmeli mi?
Yasaları hazırlayanlar uygun kuralları koyabilmek için konuyu enine boyuna tartışmak zorundalar. Kurallar çok katı olursa bilim adamları araştırmalarını sürdürmekte zorluk çekebilirler. Mesela ülkemizde kısa bir süre önce embriyonik kök hücreleriyle araştırmanın yasak olduğu açıklandı.
Fakat İngiltere’de örneğin belli kurallara uyulduğu müddetçe buna izin var. Aynı yasakla karşı karşıya kalan diğer bazı ülkelerin bilim adamları, araştırmalarına son mu veriyorlar? Hayır, bu uygulamanın serbest olduğu ülkelere giderek araştırmalarını oralarda sürdürüyorlar.
Tabii kuralları çok fazla gevşek tutmak da pek doğru olmasa gerek. Örneğin kopyalama tekniğinin uzun vadede ne gibi olumsuzlukları beraberinde getireceği henüz kesinleşmemişken insan embriyosu kopyalamak elbette ki sakıncalıdır. Ya da insan ömrünün ortalama olarak yetmiş yıl olduğu bir dünyada 60 yaşında bir kadının yapay döllenmeyle anne olması doğru mu?
Neyin doğru veya yanlış olduğuna kim karar veriyor?
İnsanlar eskiden toplumsal değerler ve doğru davranışlarla ilgili soruları yanıtlamak için genelde din kitaplarına başvuruyorlardı. Fakat özellikle de Batı ülkelerinde Immanuel Kant ve aydınlanma devrinden sonra insan bu tür soruları aklı ve zekasıyla yanıtlamaya başladı. Fakat insanların ilgi alanları ve fikirler farklı olduğu için herkesin kabul ettiği değerler aynı değildir.
Bu konuda ekonomik, bilimsel veya kişisel çıkarlar önemli bir rol oynar. İşte biyoetik konusu bu nedenle günümüzde filozoflar ve bilim insanları tarafından hararetle tartışılmakta. Tabii biyoetik hakkında kararlar vermek çok zordur.
Toplumsal değerlerin ve fikirlerin temeli genelde dine uzanmaktadır ve bunların birçoğu modern tekniğin olanaklarına ters düşmekte. Sonuçta insan, genetik sayesinde ilk kez yaşamın temelini değiştirebilecek duruma gelmiştir. Ve bu durumda da biyoetik yasaların herkesi memnun etmesi zor olacaktır.
Etik Günü Niçin Kutlanıyor?
25 Mayıs tarihi bütün dünyada etik günü olarak kutlanmaktadır. Bizim kültürümüze kavram ve çerçeve olarak farklı olan bu terim son yıllarda ülkemizde de önem kazanmış bulunmaktadır. Bu günün ne anlama geldiğini ve niçin kutlandığını bilmek için öncelikle kısa bir sözlük çalışması yapmak yararlı olacaktır.
Kelime anlamıyla ‘etik’ Yunanca ethos yani "töre" sözcüğünden türemiştir, özgün Yunanca kullanımı ‘Etika’dır, tıpkı politika (siyaset bilimi), poetika (şiir kuramı), gibi. Felsefenin dört ana dalından biridir. Yanlışı doğrudan ayırt edebilmek amacıyla ahlâk kavramının doğasını anlamaya çalışmaktadır. Bu yönüyle, kendine ait kuralları olsa da, halen de tartışılarak gelişen bir daldır.
Farklı kelimelerle ifade edilen değişik kültürlerde etik kavramı elbette mevcuttur. Nitekim Eski Yunanda olduğu kadar Çin Uygarlığında da Etik tartışılan bir konudur. Bizim kültürümüzde ise daha çok ‘ahlak’ kavramı merkezli bir etik alanı vardır. Ancak Yunan Felsefesi Etik alanını kelime ve düşünce olarak kuramsallaştıran Felsefe olarak bilinmektedir. Nitekim Etik kavramının bütün dünyada kabul edilen ortak bir kavram olması da bunu göstermektedir.
Ancak tarihsel süreçte uygulama bakımından sistematik etik uygulamalarının Selçuklu Medeniyetinin unsurlarından olan Ahilik örgütünde görüldüğünü belirtmek gerekir. Bilindiği gibi Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu'da yaşayan Türklerin, esnaf ve sanatkârlarının birliğini, çalışma ilkeleri ve usullerini oluşturan, çok yönlü bir sosyo-ekonomik Türk kurumudur. Ahi Örgütüne üye olan esnaf ve sanatkarların uymaları gereken bir dizi ahlak ve iş kuralları vardı. Uyulmaması durumunda ağır cezalar da öngörülmüştü.
Etik alanı öylesine geniş bir konudur ki, bazen ne olduğu veya ne anlama geldiği konusunda sağlıklı bir bütünlük de sağlanamayabilir. Günümüzde farklı etik alanlar bulunmaktadır: Kürtaj, yasal ve ahlaki meseleler, Hayvan hakları, Biyoetik, İş etiği, Kriminal adalet, Çevresel etik, Feminizm, İnsan hakları, Gazetecilik etiği, Tıbbi etik, Teknolojik etik, Faydacı etik, Faydacı biyoetik, vb. Bunların yanında, farklı açılardan ele alınan etik başlıkları da söz konusudur: meta etik, normatif etik ve uygulamalı etik (yukarıda sayılanlar uygulamalı etik’in alt başlıklarıdırlar.
Yunan Felsefesinin Arapça tercümeleriyle birlikte Müslüman dünyasında da Yunan tarzı çalışmalar görülmektedir. Erdem etik’i denilen alan daha çok Müslüman dünyasında ilgi görmüş ve geliştirilmiştir.
Yakın çağda bilim ve teknolojinin ilerlemesi, devlet kurumlarının aşırı güç kazanması vb. nedenler etik ilkelerinin oluşturulması ve benimsenmesini gerekli kılmıştır. İlk uygulamalı etik değerlerin tıp, genetik, vb. alanlarda konuşulmaya başlanması ilgi çekicidir. Çünkü diğer insanların üzerinde belirli bir etkileme gücüne sahip kişi veya meslek gruplarının endi iç denetimlerinin olması zorunlu hale gelmiştir. Aksi takdirde, diğer insanlara büyük zararlar verilmesi riski saptanmıştır.
İlk önce Batı dünyasında bilgi ve gücü iç denetime kavuşturmak için etik kuralları oluşturulmaya başlanmıştır. Bu etik kuralları, bazen yasa gücünde bazen de bir meslek grubunun iç denetim ilkeleri olarak ortaya çıkmaktadır. Her iki durumda da, Etik Değerler/ kurallar bir başka insana ve topluma karşı iç sorumlulukları içermektedir.
Ancak bu alanda tam bir başarı sağlandığını söyleyebilmek zordur. Zira insanoğlunun iyi ve kötü tarafının da gelişimi sonsuzdur. Etik değerlerin hatırlatılması, bir bilinç oluşturulması için de 25 Mayıs tarihi Etik Günü olarak kabul edilmiştir.
Halen Etik değerlerin çiğnenmesi durumunda – çoğunlukla bu değerler çiğnenmektedirler- öngörülen vicdani cezalar son derece yetersizdir. Hukuki cezalar ise son derece edilgen, karmaşık ve her zaman kamu vicdanını tam tamir edici değildir. Zaman içerisinde Etik Değerlerin, bir tür Etik Yasalar haline dönüştürülmesi de sanırım bundan kaynaklanmaktadır. Fakat bu durumda da Yasaları koyan ve uygulayanların ahlaki davranmaları ihtiyacı yok mudur?
Bu gün dolayısıyla – veya alan uzmanlığı itibarıyla- araştırma yapanların Etik /İnsan ilişkisi ve Ahlak üzerinde de durmaları bu yüzden bir gerekliliktir. Zira Yunan Felsefesi ve Batı Uygarlığı, kuramsal ve hukuki açıdan çok gelişmiş olmakla birlikte, insan öğesine yeterli değeri verebilmiş değildir. Bizim kültürümüzdeki ve inancımızdaki ahlak anlayışı ise hala tarihin derinliklerinden tam olarak bugüne taşınabilmiş değildir.
İyi niyet hariç, bu dünyadaki hiçbir şey, hatta dünya dışındaki hiçbir şey sınırsız biçimde iyi olarak kabul edilemez. Zekâya, basirete, hüküm verebilmeye ve nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, diğer entelektüel hassalara sahip olmak şüphesiz iyi ve arzulanacak bir şeydir; ayrıca doğal olarak cesaret, kararlılık ve azim gibi niteliklere sahip olmak da birçok açıdan iyi ve arzulanacak bir şeydir ama doğanın tüm bu hassaları onları yönlendiren niyet, diğer bir değişle karakter, iyi değilse kötücül ve can acıtıcı hale gelebilirler. Aynı şey talihin bize verdiği hassalar için de geçerlidir. Kişinin niyeti iyi değilse güç, zenginlik, onur, hatta sağlık ve mutluluk olarak adlandırdığımız, kişinin kendi payına düşenler -genel anlamda esenlik - gururu ve sıklıkla da cüretkârlığı artırır: saf ve iyi niyetlere donanmaktan mahrum edilmiş kişinin refah içinde olması dahi düşünceli ve tarafsız bir gözlemciyi memnun etmez. Bu nedenle, iyi niyet, birinin mutlu olmaya değip değmediğini belirlemenin vazgeçilmez koşuludur.
Bir insanın niyetinin iyi olmasının sebebi, ne niyetin yarattığı sonuçların iyi olması ne de arzuladığı sonuca ulaşabilme yeteneği değildir; iyi niyetli olmanın sebebi, ya kişinin kendinde iyi olması ya da niyet ettiği şeylerin iyiliğidir. İyi niyet dendiğinde sadece iyi şeyler dilemek anlaşılmamalıdır; iyi niyet, kişinin erişebildiği tüm vasıtaları kararlı biçimde kullanmasını içerir ve içsel değeri ne başarıyla artar ne de başarısızlıkla azalır.
(…) Öyleyse aklın gerçek amacı, pratik olduğu veya niyeti etkileyebildiği sürece, kendinde iyi olan bir niyet üretmektir, başka bir şeyin vasıtası olarak iyi bir şey üretmek değildir. Bu niyet tek iyilik veya iyiliğin bütünü değildir, ancak en yüksek iyiliktir ve tüm diğer iyiliklerin koşuludur, mutluluk arzusunun bile. Bu nedenle, ilk ve koşulsuz amacını, yani iyi niyet oluşturmayı devam ettirmek için zaruri olan aklın gelişiminin, en azından bu hayatta, ikinci ve koşullu nesne olan mutluluk elde etmeyi birçok yönden sınırlayacak veya imkânsız hale getirecek olan doğanın bilgeliğiyle çelişmez.
Kendinde iyi olan ve popüler bilgilere sahip zihinlerin tanıdığı niyet fikrinin bilincine açıkça varabilmek için önce görev fikrini incelemeliyiz. Görev, belirli göreceli sınırlamalar ve engellerle birlikte tanımlanan bir iyi niyet fikrini içerir.
Görevi ihlal etmek anlamına geldiği kabul edilen eylemleri geçiyorum, çünkü bunlar şu veya bu amacın elde edilmesi için ne kadar faydalı olursa olsun, açıkça görevlerden kaynaklanmazlar. Aslında görevle çelişmediği halde, bu eylemle ilgili doğrudan bir eğilimin değil ama bir doğal eğilimin etkisiyle gerçekleştirilen eylemleri de bir kenara bırakıyorum, çünkü bu durumda eylemin görevle çelişip çelişmediğini, görev için mi yoksa bencil bir amaçla mı yapıldığını belirlemek kolaydır. Böylece elimizde sadece gerçekten zor olan son durum kalır; bu durum, belirli bir eylemi gerçekleştirmek için doğrudan bir eğilim hissettiğimiz ve bu eğilimin de göreve uygun olduğu durumdur. Örneğin birinin kendi hayatını koruması bir görevdir ama herkes kendi hayatını korumak için doğrudan bir eğilime sahiptir; birçok insanın bu amaç için gösterdikleri kaygı dolu ilginin içsel bir değeri yoktur; eylemlerinin sebebi olan düsturlar da ahlaki bir öneme sahip değildir. Hayatlarını görevlerine uygun biçimde korurlar, görev yüzünden değil. Ama ümitsiz acılar ve sıkıntılar yüzünden tüm yaşama arzusunu kaybetmiş birini düşünelim; bu yıkılmış adamın ölümü bir kurtuluş gibi düşündüğünü ama sadece bir görev hissi yüzünden hayatınızı uzatmak için gerekli önlemleri aldığını hayal edelim; bu durumda onun düsturunun özgün bir ahlaki önemi vardır.
Ama, ikinci olarak, görev yüzünden gerçekleştirilmiş bir eylem ahlaki değerini gerçekleştirmeye çalıştığı amacından değil, onu belirleyen düsturdan alır. Bu yüzden, niyetin harekete geçmesine neden olan prensip tüm duyusal arzulardan bağımsız ise, eylem amacını gerçekleştirse de, gerçekleştirmese de aynı ahlaki değere sahiptir. Yukarıda söylediğimiz şey, hedeflenen amacın veya diğer bir deyişle, niyetin amacı veya güdüsü haline getirilen ve bir eylemden kaynaklanan sonuçların eyleme koşulsuz ve ahlaki bir değer sağladığını açık hale getirir. Bu durumda, eğer bir eylemin ahlaki değeri, belirli bir amacın yerine getirilmesine yönelik niyetin kendinde mevcut değilse nerede aranmalıdır? Ahlaki değer ancak, eylem sayesinde amaca ulaşılmış olsa da, olmasa da niyetin prensibindedir. Çünkü niyet, şekilsel olan a priori prensip ile a posterioriolan maddi güdü arasındaki yol ayrımında durmaktadır.4 Burada durduğuna göre niyetin bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir ve görev yüzünden yapılan hiçbir eylem maddi bir prensiple belirlenemeyeceğine göre, sadece iradenin şekilsel prensibiyle belirlenebilir.
Az önce ortaya konan iki önermeyi bir üçüncüsü takip eder: Görev, yasaya olan saygıdan dolayı gerçekleştirilmesi gereken bir sorumluluktur. Eylemimi takip etmesini beklediğim amaca yönelik doğal bir eğilimim olabilir ama niyetimin spontane bir faaliyeti olmayan, sadece bir etkisi olan bir şeye asla saygı duymam; ayrıca ister benim, isterse başkasının doğal eğilimi olsun, herhangi bir doğal eğilime de saygı duymam. Kendi eğilimimse bunu onaylayabilmem için başka birisi tarafından ifade edilmesi gerekir; bu durumda onu kendi çıkarlarıma faydalı olarak görebilirim, hatta bazı belirli hallerde sevdiğimi bile söyleyebilirim. Ancak saygı duyabileceğim veya bana eyleme geçme sorumluluğunu yükleyebilecek tek şey, bir sonuç olarak değil, bir prensip olarak niyetime bağlı olan yasadır: Doğal eğilimlere bağlı olmayan, aksine, onlara hükmeden veya en azından eylemlerimin yolunu çizerken beni etkilemelerini engelleyen işte bu prensiptir. Şimdi, tamamen görev yüzünden gerçekleştirilen bir eylem, doğal eğilimlerin ve bununla birlikte iradenin tüm amaçlarının etkisini tamamen ortadan kaldırır, niyeti objektif olarak belirlemek için yasadan başka hiçbir şey kalmamıştır ve eylemin prensibini subjektif olarak belirlemek için de sadece yasaya duyulan saf saygı vardır. Tüm doğal eğilimleri bile feda ederek ahlak yasasına itaat etmek düsturu buradan çıkmıştır.
Ahlaki iyilik olarak adlandırdığımız yüce iyilik ancak, niyeti belirleyen ama sonuçları belirlemeyen kendindeki yasa fikri olabilir. Sadece rasyonel bir varlık böylesi bir fikre sahip olabilir ve bir yasa fikrinden yola çıkarak hareket eden kişi, eylemleri beklediği sonuçları getirse de, getirmese de ahlaki açıdan zaten iyidir.
Sonuçları ne olursa olsun, fikrinin niyeti belirlemesi gereken ve bu yüzden kendinde mutlak iyi ve niteliksiz olarak adlandırılacak yasanın doğası ne olmalıdır? Niyetin, belirli bir yasaya uyulması sonucunda elde edilmesi beklenen sonuçlara yönelik bir arzu ile eyleme geçmemesi gerektiğinden, niyet ile ilgili elimizde kalan tek prensip, eylemlerin evrensel yasaya uygun olmasıdır. Her durumda, aynı zamanda düsturumun evrensel yasaya dönüşmesine niyetliymiş ve aynı zamanda bunu yapabilirmiş gibi davranmam gerekir. Yasaya saf ve basitçe uygun olmak bu demektir; ayrıca görev fikrinin boş ve asılsız olarak görülmesini istemiyorsak niyeti belirleyen prensip budur ve bu olmalıdır. Aslında davranışlar üzerine yerleştirmeye çalıştığımız yargılar bu prensibe mükemmel uyar ve yargılarımızı belirlerken bunu sürekli göz önünde tutmamız gerekir.
Örneğin ben şartların baskısıyla, tutmaya eğilimli olmadığım bir söz verebilir miyim? Burada sorun yalan yere yemin etmenin basiretli bir davranış olup olmadığı değil, ahlaki olarak doğru olup olmadığıdır. Bu soruyu kısa ve kesin bir şekilde cevaplamamı mümkün kılmak için en iyi yol, yalan yere yemin etmenin getireceği utançtan kendimi kurtarmaya ilişkin düsturun, hem başkaları hem de benim için geçerli evrensel bir yasanın gücüne sahip olmasının beni tatmin edip etmeyeceğini kendime sormamdır. O anda fark ederim ki, yalan söylemeye niyetim vardır ama yalan söylemenin evrensel bir yasa olması niyetine sahip değilim. Yalan söylemek evrensel olsaydı, doğru konuşmak gerekirse, söz vermek diye bir şey olmazdı. Belirsiz bir gelecekte bir şey yapmaya niyetli olduğumu söyleyebilirim ama kimse bana inanmayacaktır veya bir an sözüme inandıysa, beni kendi silahımla vururdu. Bu yüzden böylesi bir düsturun evrensel bir yasa olarak kabul edildiği anda kendi kendisini yok edeceği ispatlanmış olur.
[kaynak]
.jpg)


